Divrigi Haber
 
  Ana Sayfa33
  yyyy
  mukadderhoca
  ANA SAYFA3
  Haber2
  sontasarimyedek
  yeni tasarım
  bal
  ILCE'DEKI KURUMLAR
  Danaci
  RESIMLER
  DIVRIGI TARIH YAPISI
  DIVRIGIDE MADEN
  DIVRIGI RESIMLERI
  DIVRIGI ULU CAMII
  DIVRIGI KULTURU
  KONAKLAMA YERLERI
  YEME ICME
  YEMEK TARIFI
  DIVRIGI YEMEKLERI
  MAHALLE VE KOY MUHTRLARI
  2008 NUFUSU
  VEFAT&HASTA HABERI
  DIVRIGI ACIL TELEFONLARI
  DIVRIGI SPOR YONETICILERI
  D.C.DIVRIGI SPOR
  D.C. DIVRGI SPOR FUTBOLCULARI
  D.C. DIVRIGI SPOR PUAN DURUMU
  Forum
  iletisim
  defter
  SITE ICI CHAT
  KISIYE OZEL
  OYUN
  SOHBET DIYARI
  => KONFERANS
  => KALEMIMDEN
  => sohbet arsıvı
  RESIM GALERISI
  kaymakam
  berat kandili
  müftü
  asfalt
  yeni Stıl
  eee
  haber yedek
  BUST
  yol
  yol1
  muftu1
  kanalızasyon
  otel
  spor1
  muftu2
  stıl
  döviz
  ramazan
  anamenu yedegı
  gri
  SATILIK EV
  SATILIK OTO
  SATILIK ARSA
  KIRALIK EV
  KOYLER
  SATILIK ESYA
  kazası
  su
  Yeni haber
  kale
  Yemek
  hadis
  puf
  4eylul
  Teravih
  hosgoru
  yeni css tasarım
  4eylulslayt
  koylerimiz
  11
  12
  YY
  Yeni Sablon
  eskitasarim
  DUYURU6666
  MUZIK
  hhh
  ANA SAYFA
  yul
  hurdogan
  haber gonder
  protokol1
  haberas
  rahmi
  liste
  HUHJ
  soru
  Ana Sayfa44
  Ana Sayfa225333
  oooooo
  divrigi1
  555
  haber1
  haber77
  uuu
  pop
  jjjj
  haber17
  haber18
  8888
  SAYAC
  yemek1
  haber22
  egitim
  baslik
  bahar
  canakkale
  gunes
  belgeselim
  belgeselllll
  nnn
  LOLO
  cincik
  sydv
  ressim
  anket
  gok
  odp
  anasayfa
  gununyazisi
  mermer
  salim
  mustafa
  22
  kurum
  oyakk
  devam
  calisma
KALEMIMDEN

  

                                         DİVRİĞİ’DEN YANSIMALAR
                                             Kaybolan Kültürlerimiz
    
     1965/1966 öğretim yılı içerisinde; Sivas Öğretmen okulu birinci sınıfını okurken, şubat tatilinde değerli öğretmenlerim tarafından bana yöremizin folklorunu araştırma görevi verildi.
Bu görevi en iyi şekilde yapabilmek için Babam’dan yardım istedim. O’da bana     “-Oğlum senin ödevinin ne olduğunu pek anlamadım. Bana bir gün mühlet ver. Memleketimiz hakkında en iyi malumata Erçüklü’nün Kazım Bey sahiptir. O çok kültürlü ve nahiye müdürlüğü yapmış emekli saygı değer bir beyefendidir. Onunla görüşeyim ve sana gereken haberi getireyim.” Dedi.
Bir gün sonra beni Kazım Erçoklu’nun evine gönderdi. Oraya gittiğimde babacan, sevimli, biraz şişman, her hareketi ile karşısındakini oteritesi altına alan ve çok yardım sever bir Bey Amca ile karşılaştım. Bana:
“ –Hoş geldin. Bey oğlum. Babanla görüştük. Memleketimizi birçok yönleri ile anlatan dokümanların hepsi aşağıdaki çalışma odamda bulunmaktadır. Orada gerekenleri alır ve okursun. Hadi oraya gidelim. Dedi ve önüme düştü. İçeriye girdiğimizde tahmini 3x6 m. ebadında bir odanın temamı kitaplarla dolu idi. Bu kitapların bazıları dolaplarda bazısı ise dolabın üzerinde veya rafta idi. Birkaç yerde de kapalı bavullar vardı. Benim önüme üç bavul getirdi. Kıymetli oğlum:”-Benim gözlerim pek almıyor. Bu bavulları aç ve içindekilerini oku. Sana gerekli olanları not al. Bunları Nahiye Müdürlüğü yaptığım 1930 lu yıllarda Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine hazırladım. Birer nushasınıda başbakanlığa gönderdim. Dedi ve müsaade isteyerek gitti. Belirli aralıklarla bana meyveler, pastalar ve birçok yiyecekler getirip, sunuyordu. O geldikçe daha bir zevkle dosya dallarına yazılmış dökümanları okuyor ve hafızama yerleştiriyordum. İki veya üç gün bu böyle devam etti. Yaklaşık olarak her bakımdan Divriği ve çevresini tanıtan bu dokümanların yüzde atmışını okuduğumu sanıyorum. Üçüncü günün sonunda Kazım Bey Amca’ya buradaki dokümanların folkloru yansıtmadığını, benim ödevimin ise Divriği ve çevresinin folkloru olduğunu söyledim. Bunları da zevkle isteyerek okuduğumu ve hafızama yerleştirdiğimi ve zamanımın kısıtlı olması nedeni ile diğerlerini başka bir zamanda okumak arzusunda olduğumu bildirdim. O da:
“ -Kusura bakma oğlum, benim önceden sormam gerekirdi. Okumadığın diğer dokümanları ve burada bulunan her türlü kitabı istediğin zaman gelir okursun. Senin aradığın konuları Değerli Öğretmen Rahmi Burnaz Bey derlemiştir. Ona selamlarımı söyle, O gereken yardımı yapar. Dedi.
Bu ve buna benzer olaylar Memleketim hakkında bilgi toplamama ve araştırmama sebep olmuştur. Her geçen gün yeni bir şeyler ve bilgiler öğreniyorum. Bu bilgi ve kültürlerin bazıları değişime uğramışsa da, Atalarımızın geride bıraktıkları yapıtlar, antika olan bazı eserler, eski kitaplar ve hatta eski bir tapu parçaları dahi sanki dile gelip benim ile konuşuyorlar. Bu konuşmada Kazım Erçoklu, Rahmi Burnaz, Halil Özen, Alettin Çulcuoğlu, İbrahim Aslanoğlu ve Masar Yılmaz gibi Hoca’larımın ve büyüklerimin verdikleri alt bilgilerin tesiri büyüktür. Onlara ne kadar teşekkür etsem azdır.
Bu değerli hocalarımızın bilgileri benim gibi birçok öğretmen arkadaşın ödevini veya tezini hazırlamada temel teşkil etmiştir. Bu ödev ve tezlerin birçokları arkadaşların iyi niyetleri dolayısı ile arşivime girmiştir. Bu arkadaşlarıma da minnet borçluyum.
 
 
 
 
Anadolu medeniyetinin oluşmasında, Sivas ve çevresinin etkisi çok büyüktür. Atalarımızın sahip olduğu eşsiz değerler o kadar çok ki her geçen gün bir yenisini öğreniyoruz. Örneğin: Bölgemizde kullanılan birçok ölçü birimleri, Anadolu’da uzun zaman kullanılmıştır. Tabip İbn-i Şerif, Yadigâr (Prof.Dr. Ayten ALTINTAŞ Başkanlığında 5. Merkez Efendi geleneksel Tıp Günleri Anısına 14–22 Mayıs 2004 tarihinde ISBN 975–92330–1–0 Numune Matbaacılık hazırlanmış ve yayınlanmıştır.) adlı kitabın ikinci cildinin 38. sayfasında Anadolu’daki ağırlık ölçülerini şu şekilde izah etmiştir.
“Men: Anadolu’da 260 dirhemlik ( 833 gr) küçük men’in hâkim yaygın olduğu bilinmektedir.
        1335 yılında Sivas’ta bir men: 977 gr.
        1518 yılında bir men Mardin’de 3kg. Erzurum’da 6.157kg. , Diyarbakır’da 1580 gramdı.
        14. Yüzyılda Sivas rıtlı 1440 dirhem; 618 kg’ın karşılığıydı.”
Osmanlı döneminde dirhem, miskal men, vukiyye ve dank (denk) gibi muhtelif ağırlık ölçü birimleri kullanılmış ve bunlar bir kurala bağlanmıştır. Anadolu insanı geleneklerine ve kültürlerine bağlı olduğundan yeni kuralların yanı sıra bilgilerini, becerilerini ve sahip olduğu değerleri yaşatmaya devam etmişlerdir. Burada dikkatinizi yöremizde 1335 yılında kullanılan bir men’in bugünkü değerine çekmek istiyorum. Bugün kullanılan kilogramdan sadece 23 gr noksan bu bir tesadüf mü? Yoksa Sivas ve yöresinde büyük bir medeniyetin olduğuna işaret mi?
        Ayrıca: Divriği Ulu Cami ve Külliyesinde ölçü birimi olarak metre veya metrenin yüzde biri olan bir santimetreye eşit bir birim ana birim alarak kullanılmıştır. Ana birimin ast ve üst katlarında onluk sistem uygulanıp, geliştirilmiştir. Geliştirilen bu sistem altın oran ile zenginleştirilmiş ve külliyede uygulanmıştır.    
         Atalarımız insanı; içinde bulunduğu Dünya ve onunda içinde bulunduğu Evren ile birlikte düşünüp, büyük âlem içinde küçük âlem (makrokozmik içinde mikro- kozmik) olarak değerlendirmişler ve bu düşünce onların yaşam prensiplerinden biri olmuş.
         Sosyal yaşamda: Toplumun çekirdeğini oluşturan aile yapısını temel unsur olarak almışlar. Onu çok güçlü zeminlere oturtmuşlar. Bu zeminin bozulmaması için toplumu biri birine bağlayan bağları geliştirmişler, kuvvetlendirip ve her koşulda canlı tutmuşlar. Ayrıca: Dünyadaki yaşamda âhiret hayatını nasıl garanti ederiz, bunun için neler yapmalıyız? Dünyada her şey insan, insanın meydana getirdiği toplumlar, devletler ve uluslar içinse bizlerin sosyal yaşamdaki görevi nelerdir? Bu fikirler, idealler doğrultusunda; insanların daha iyi olmasına, kâmilleşmesine ve onların ebedi olarak yaşamlarını erdemli bir şekilde sürdürmesine çalışmışlardır.
          Atalarımız bu ve bunlara benzer yaşam tarzlarını, düşüncelerini günümüze kadar getirmişler ve bizlere bırakmışlardır. Bizde bu kültürleri, eserleri, vs leri değişen koşullar içerisinde gelecek kuşaklara bir şekilde aktarmamız gerekir. Yoksa Sivas ve çevresinde kullanılan ölçü birimleri gibi bazılarını sadece kitaplarda, resimlerde, kaynaklarda, efsanelerde ve her hangi bir yerde unutulmuş bir şekilde buluruz veya bulamayız. Elimizdeki değerleri kaybettiğimiz için başka kaynaklardan ve kültürlerden temin etmeye gideriz. Buda bir şekilde esareti getirir.
Bundan dolayı sahip olduğumuz kültürleri, eserleri daha iyi tanımamız ve tanıtmamız gerekir. Bu düşüncelerle kendimi sorumlu hissedip bilgilerimi sizlerle paylaşmayı uygun buldum. Hayra vesile olmasını Allah’tan dilerim.
Kültürlerimizi tanıtırken her birini cımbızla seçip teker teker açıklama yerine bir bütünlük içinde, tarihi oluşumları ile birlikte, gerektiğinde de yöremizin şivesinde anlatmamın ve açıklamamın daha uygun olacağını düşündüm.
 
 
 
 
Kapı Kültürümüz
Genel bakış
Kültür toplumlarda genel olarak iki şekilde görülür. Biri sanat ve zanaatkârların meydana getirdiği eserler ki bunlar elle tutulur, gözle görülür. Bu yapıtlar bizlere tarihimizi ve sahip olduğumuz değerleri yansıtır. Diğeri ise toplumda her ferdin yaşadığı, ameli olarak yaptığı ve kabullenip yaşattığı değerlerdir. Bu değerler zamanla adet, anane, gelenek, töre, görenek, bilgi, sistem, inanç, kanun ve folklor olarak yerleşir ve toplumlara yön verir. Memleketimin kültürlerini tanırken veya tanıtırken de onları bir bütün olarak ele alıp, değerlendirmeliyiz.
Alışkanlık haline gelen bu kültürler o kadar birbirine girmiş ki yaşayanlar dahi kolay olarak alışkanlıklarının nedenlerini bilemez. Birini diğerinden ayırt edemez. Örneğin: Kapılarda bulunan tokmakların işlevini belirte bilmek için kapılardaki aksesuarları, kapıların bulunduğu mekânları, bu mekânlar arasındaki bölümleri tanımak ve kullanırken de nelere dikkat edeceğimizi bilmek gerekir. Bu bakış açısı bizim kapı kültüründen başlamamıza neden oldu. 
Kapı kültürü, kültürümüzün en önemlilerinden biridir.
        İlk olarak kapı nereye, ne zaman, hangi usta tarafından yapıldı? Yapılırken hangi malzemeler ne şekilde kullanılarak ne biçimde ve ne kadar büyüklükte yapıldı? İlk insanların mağaralarda, ağaç kovuklarında veya bir gölün üzerine yaptığı barınakta yaşadığını öğrenmiştik. Belki korunmak amacı ile belki başka bir maksatla veya sadece inandığı bir uğura hizmet için icat edip kullanmış olabilir. Bu bir mağara kapısı olduğu gibi bir göl evinin veya havşanın kapısı da olabilir. Belki bir ağaç veya büyük bir kaya o anlık için kapı görevini yapmış olabilir.
İlk olarak kapılarda nasıl bir kilit, tokmak, çek çek ve zırza kullanıldı? Bunların ilkini kim yaptı? Ne şekilde kullandılar? Bize gelene kadar hangi safhalardan geçti?
Kültürümüze ve edebiyatımıza ne zaman kiminle ne şekilde girdi? Bu ve bunlara benzer ilkleri ve düşünceleri bizler tarih araştırıcılarına dil bilimcilere, arkeologlara ve yetkililere bırakalım.
Divriği ve çevresinde yaşam izleri ve şehirleşme günümüzden 3500/4000 yıl evvel başladığı tespit edilmiştir. Çeşitli höyüklerden çıkan mumyalar, Eti’lerden günümüze kadar gelen Kesdoğan kalesi, bazı binaların temelleri ve Kazım Erçoklu’nun dokümanları bizlere bu yörenin çok eski bir zamanda endüstri şehri olarak kurulduğunu göstermektedir. Hatta rivayete göre, Etiler ile Mısırlılar arasında M.Ö 1273 yılında imzalanan kadeş anlaşması anında, Hitit Kralı Mutavallis Mısır kralı 11. Ramses’e Divriği’de imal edilen bir çelik hançer hediye etmiş. Bu bilgileri dikkate alarak değerlendirdiğimizde yöremizde sırası ile Etiler, Urartular, Persler, Mekedonyalılar (Yunanlılar), Romalılar, Bizanslılar, Paulisyenler (Pavlikanlar) ve Türkler (Selçuklular, Mengücekler, Memluklular ve Osmanlılar) yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu devletler Divriği ve çevresinde bulunan madenleri işleterek endüstrilerini geliştirmişler. Bir endüstri şehri olan Divriği aynı zamanda coğrafi yapısından dolayı bir sığınak şehri olmuştur. Krallar hazinelerini burada saklamışlardır. Cumhuriyet döneminde(ikinci Cihan harbinde) Dolma bahçedeki kıymetli hazineler Divriği Ulu camisinde muhafaza edilmiştir. Divriği Pavlikanlar’a ve Mengüceklere başşehirlik yapmıştır. Hâkim olan devletler kültürlerini buradaki yerli halkın kültürlerini de içine alarak daha iyiye taşımışlar. Bilhassa, Mengücekler her yönü ile yörenin kültürünü zirveye çıkarmışlardır. Mengücekler eğitime ve sevgiye o kadar önem vermişler ki o devrin önde gelen bütün ustaları, bilim adamları ve düşünürleri buraya gelmişler ve harikalar yaratmışlar. Sonraki nesiller bu harikaları yaşatmaya ve korumaya çalışmışlar. Harikalar olarak telaffuz etmemde bir sakınca ve abartma görmüyorum. Çünkü: Bu harikalardan biri olan Ulu Camii ve külliyesi UNESCO tarafından dünya harikaları arasına girmiştir. İşte Mengüceklerin gözle görülen eserlerinden birinin durumu budur. Birde gözle görülmeyen sadece yaşanan harikaları vardır ki bunlarda günümüze kadar gelmiştir.
Bugün binalarda veya iş yerlerinde bulunan kamaralar gelen şahısları tespit edip tanımamıza vesile olmaktadır. Atalarım ise bunu yıllar önce mekanik olarak kapılarımıza yerleştirdikleri tokmaklarla ve şak şaklarla başarmışlardır. Bu başarının temelinde: Sevgi, hoşgörü, insan ile yaratılan her mahlûku olduğu gibi kabul etme ve eşit paylaşma yatmaktadır. Bu vasıfları yüceltmek, olgunluğa erdirmek iyi bir eğitim ve öğretim süreci ile mümkündür.
Sekiz asır devam eden bu kültür, mengücek oğullarından Ahmet Şah ve Turan melik devrinin eseridir. Az zamanda çok işler başarmak büyük insanlarla ve kültürlerle mümkündür. Onları ne kadar saygı ile ansak, yinede azdır. 
Bu değerler içinde atalarımın bıraktığı kapılardan 820 yıllık Kale Camii kapısı ve minber kapısı Sivas Gök medresede halka teşhir edilmektedir. 770 yıllık ulu camii minber kapısı 2004 yılında çalındı ise de aynı yıl bulunup geri getirildi.
Türbelerde, mescitlerde, konaklarda ve umulmadık her hangi bir köşede her an için belki 760 yıllık belki daha az yaşıtta olan kapılara yöremizde rastlamak mümkündür. Evlerimizdeki kapılar genellikle birkaç asırlıktır.
Kapı kelimesinin sözlük anlamı:
Kapı, kapu kapuğ veya kapığ olarak telaffuz edilir.
1-Etrafı kapalı bir mekâna geçit veren yer.
2-Girip çıkmaya yarayan kısım.
3-Geçitleri kapatan, açılır kapanır bir veya daha fazla kanatlı şey.
4-Boğaz geçit, çalışılan hizmet edilen yer, işyeri, sıkıntıya düşüldüğünde müracaat edilen yer veya şahıs.
 5-Daha sonra istenecek, elde edilecek bir şey için önceden yapılan giriş, vesile ve bahaneler veya zemin oluşturma. Gibi anlamları vardır.
 Edebiyatımızın bütün bölümlerinde kendine has özelliklerle yer almıştır. Kırk kapı dört makam, Kırklar kapısı, Hak kapısı, Cennet kapısı, kabir kapısı, şeriat kapısı, tarikat kapısı, marifet kapısı ve hakikat kapısı gibi isimler manevi (tasavvuf) kültürümüzün birer unsurudur.
Binalarımızda kullandığımız kapılar ise çok çeşitli olup, genellikle en az bir yıl bekletilen çam, kavak ve selvi gibi ağaçlardan yapılmıştır. İmal edilen kapıları birçok şekilde gruplayabilsek de, konumuz gereği genel olarak bulundukları yerlerine, yapılış tekniklerine, kanat miktarlarına göre sınıflar ve adlandırırız.
a)- Bulundukları yerlere ve işleve göre: Dış kapı, orta kapı, cağ kapısı, bahçe kapısı, komşu kapısı, aralık kapısı, örtme kapısı, samanlık, ağıl kapısı, oda kapısı, dolap kapısı, havşa kapısı vs. isimlerle anılırlar.
b)- Yapılış tekniklere göre: Doğrama ( avadanlıklı ) kapı, kuşaklı( düz ) kapı, pervazlı kapı, işlemeli ( yalancı doğrama ) kapı gibi çeşitleri vardır.
c)- Açılışlarına ve kanat sayısına göre: Tek kanatlı, çift kanatlı, sağa açılan ve sola açılan kapılar. Genellikle yük dolapları, (Yatak ve yorganların konduğu mekân olup zeminde çark-gusülhane-banyo yapılacak yer bulunur.) orta ve dış kapılar çift kanatlı, diğerleri tek kanatlıdır.
        Görünüm bakımından: Bütün kapılarda üç kısım bulunur.
1- Kasa; Kanatların tutturuldu kısım olup, kapının çevresini oluşturur. Alt tarafa gelen kısma eşik denir. Kasaların ebatları, taşıdıkları kanatların büyüklüğüne göre değişir. Kanatlı dış ve orta kapılarda en az 20x10x220 ebadında olur.
         2-Kanatlar; üzerinde çekme halkaları, kilitler, tokmaklar, kabaralar, mandallar, bini, Ökçe demirleri, kuşaklar, zembelekler, kol demiri, sürgüler, zikkeler ve gullepler bulunan geniş kalaslardan oluşan kısım.
3-Eşik; suya ve diğer aşındırıcı etkenlere dayanıklı olarak yapılmış kapıların yer ile birleştikleri kısımdır.
Sosyal yaşamımızda, kapılarımız ve kapılarımızın üzerinde bulunan birçok aksesuarlar; bu aksesuarlardan tokmakların, şak şakların kullanılış yöntemleri ve bunların ifade ettikleri anlamlar kültürümüzü oluşturmuştur.
Bu kültürümüz değişen koşullar karşısında değişikliğe uğramaktadır. Örneğin: Ahşap doğrama yerini demir veya plastik doğramaya, tokmaklar ve şak şaklarda yerlerini zile bırakmaktadır. Evet, zilde kapıda bir ferdin olduğunu ve onun bizi aradığını bildirmektedir. Fakat hiçbir zaman gelen şahsın cinsiyetini, bize yakınlık derecesini, yaş itibarı ile büyüklüğünü ve edep derecesini bildiremez. Üstelik elektriğin olmadığı zamanlarda da problem olurlar.
Bazı dönemler hepimiz:
— Ah!
— Nerde o eski günler!
Eskiden… Biz! Diyerek derince bir ah veya iç çekeriz. 
 Demeyiz ki! O eski günleri hep birlikte tarihe gömen biziz.
Çocukluk çağını bitirip ergenlik dönemine girdiğim zamanlarda annemin bir öğüdü veya bir çeşit öğretisi hiç aklımdan çıkmamaktadır.
—Oğlum; ”Sen artık kocaman bir adam oldun. Bundan sonra amin, amen, dayın, halangillere, diğer akraba ve komşularımıza gittiğinde; dış kapıdaki veya orta kapıdaki çekeceği değil, tokmağı çalarak geldiğini haber vereceksin.
Ayrıca, tokmağı üç defa hafifçe vurup bekleyeceksin.
Şayet, kapıyı açan, gelen veya seslenen olmadığı zaman aynı hareketi iki defa daha yapacaksın.” Diyerek beni bir bahane ile amimgillere gönderdi. Orada verilen tembihi (öğüdü) doğru yapmışım ki ertesi günü pestille (meyvelerden yapılan bir çeşit kış yiyeceği) ödüllendirildim.
Yazımızda geçen ami, ame, hala kelimeleri; Divriği yöresinde babanın kız kardeşine ame, erkek kardeşine ami ve annenin kız kardeşine hala denmektedir.
        Dış kapı, orta kapı, tokmak, çekecek ve şak şak kelimelerini açıklığa kavuşturmadan önce; Divriği’deki kapı çeşitlerini, yapılış tekniklerini, üzerlerindeki aksesuarları, onların ifade ettikleri anlamları, yapan ustaların ve yaptıran şahsın karakterini, ekonomik düzeylerini, sosyal imkânlarını göz önünde bulundurmak gerekir. Ayrıca: Şehirleşme sürecinde mahallelerin kurulmasını, evlerdeki vazgeçilmez bölümleri, planların oluşmasını ve bu planların belirli dönemlerde uğradığı yenilikleri vurgulamamız lazımdır.
         Arsa veya tarla üzerine ev yapılması düşünüldüğü andan itibaren, yaptıran şahıs bir rehberle binanın, avlunun, ayazın ve bahçenin yerlerini düşünürler. Çünkü: Divriği evlerini; Toyhane, başoda, tuvalet, divanhane, yer damı, yaz odası, kış odası, ocaklık ve cihannüma vs. gibi bölümlerin bulunduğu bina kısmı ile binanın çevresinde bulunan avlu, ayaz ve bahçe oluşturur. Binanın iç kısımda toyhanesiz dış kısımda ise avlusuz, ayazsız ve bahçesiz ev olmaz olarak bilinir.
Divriği evleri yapılış dönemleri itibarı ile genellikle tek katlı veya iki katlı olup bahçeli evlerdir. Son iki yüz yıl içerisinde bazı evlere yıldız köşk de ilave edilmiştir. Konaklarda haremlik ve selamlığa yer verilmesine rağmen tek ve iki katlı evlerde misafir veya başoda ile yetinilmiştir. Yola cümle kapısı ile çıkılır. Avlu ile ayazı orta kapı, ayazı da bahçeden cağ dediğimiz kuş konmazlar ayırt eder.
Binanın temelleri atılmadan önce, hazırlanan plan ve proje veya düşünceler mekânda tekrar gözden geçirilir. Arsa veya tarla üzerine yapılacak binanın odalarını ve diğer bölmelerini kullanırken kıble istikametinde olup olmamasına dikkat edilir. Çünkü: Odalarda gerektiğinde toplu veya ferdi namaz kılarken, tuvalet ve banyo kullanırken şahsın duruş şekli göz önünde tutulur. Özellikle tuvalet ve banyoda, İnanç gereği kıbleye karşı ihtiyaç giderilmez ve buralar yetişkin bir insanın kulaç uzunluğundan küçük olması gerekir. Bu ve buna benzer bazı nedenlerle bina gerektiği kadar yol cephesinden içeri çekilir. Bilahare ayaz, avlu ve bahçe arsa üzerine dizayn edilir.
Tasarımda tuvaletlerin, fosseptik çukurların yerlerinin tespitinde arazinin yapısı incelenir. Eski Divriği’nin bulunduğu bölgede toprak kalınlığı bir metreyi geçmez. Yeni kurulan yerleşim yerlerinin (Yeni Divriği’nin) zemininde ise bu kalınlık bir metrenin üzerindedir. Ziraata elverişli toprağın tabanı killi toprak olup suyu geçirmez. Asgari altmış cm kalınlığı olan bu killi toprağın altı kumla kaplıdır.(Divriği’nin ikinci zamanda yeri göl imiş.) Çukurlar eşilişin killi toprak kırılır, kumlu zemine yeterli büyüklükteki çukurlar kazılır. Tabana büyük bir taş yerleştirilir.   Köşeler ve kenarların ortası ile taş arası bağlantılar yapılır. Çukurların inşaatında taş ve çamur kullanılır. Duvar bağlantıları ve taşların sıra halinde dizilmesi bir ustalık gerektirir. Bu dizilmede ağırlık tabanda bulunan büyük taşın bağlantı sağladığı kuşaklarla orantılıdır. Taşlar hafif bir meyil ile bir birine yaslanır. İkinci sıradaki taşların yönü, birinci sıradaki taşların ters istikameti olmalıdır. Duvarların bitiminde üstü ardıç direklerle düz olarak kapatıldığı gibi sadece taşlarla kubbe örerek de kapatılır.
Şayet killi toprak kırılmamış olsa; fosseptik çukurlarında biriken su zamanla çamurdan ve sıkıştırma usulü ile yapılan binaların temelinden çıkar. Buda bina için zararlıdır.     
Tuvaletler genellikle fosseptik çukurunun üzerine yapılmıştır. Çiftçiler devamlı olarak ocaktan çıkan külleri çukurlara atarlardı. Yazın da bu çukurlardan gübreyi alır ve tarlalarına götürürlerdi. Bu durum, fenni gübrenin yaygın olarak kullanılmaya başladığı 1970 yıllarına kadar devam etmiştir. 
Divriği evlerinde temel olarak şu özellikler vardır.  
Türk evlerinde temel bulunmaz. Binanın yapılacağı zemin sağlam olmalıdır. Arsa üzerinde en sağlam zemin bulunduktan sonra yer sulanarak düzlenir. Sulamanın iki büyük faydası vardır. Biri zemin teraziye alınmış olur. Diğeri ise zeminin sağlamlığını göstermesidir. Bazı hallerde sulama işi birkaç gün devam edebilir. Sulanan ve pekiştirilen zemin küçük taşlarla, ardıç kazıklarla iyice sıkıştırılır. Dikme taşları gerekli yerlere yerleştirilir. Bina bu dikme taşlarının üzerine oturtturulur. Yapım sırasında binanın ağırlığı çeken ana (orta) dikmenin cinsine ve dayanırlığına çok dikkat edilir.
Ermeni ve diğer vatandaşların evlerinde kesinlikle temel vardır. Temel su basmasına (zeminden bir metre yukarıya) kadar taş duvarlarla örülür. Bundan sonra isterse kerpiç isterse taş kullanır.
Tuvalet:
Elli yıl öncelerine kadar dışarıda olup iki adet idi. Kalabalık ve misafiri çok gelen evlerde bu sayı artar. Örneğin: Kara Yusuf Mahallesi Güvercin Sokak no 9 da bulunan Alanlı’nın (Ömer Çalapverdi ve vereselerine ait) evde üç adettir. İki olan tuvaletlerden biri ayaz ve bahçe tarafında, diğeri ise avlu tarafında bulunur. Ayazdaki tuvaleti sadece ev halkı kullanır.
Avluda ki tuvalet umuma açıktır. Herkesin kullanma hakkı vardır. Çünkü: Divriği halkı birbirine akrabadır. Akraba olmayanlar da aynı edep ve terbiye üzerine yetişmişlerdir. Bundan mütevellit bir ihtiyaç anında herkesin rahatlıkla kullanabilmesi için avlu tarafına tuvalet, çeşme, at örtmesi, kuyu gibi bazı yerler yapılmış ve elzem olan eşyalar bırakılmıştır. Bunlar halkın ortak kullanımına sunulmuştur.
 Avludaki tuvaletlerin umuma açık olmasının en büyük nedeni; Halkın mabetleri ve çevresini kutsal (Allah’ın evi) olarak bilmesidir. Bu kutsal mekânlarda ihtiyaç giderilmez. Dolayısıyla camiler etrafına tuvalet yapılmamıştır. Bir anımı anlatmadan gaçemiyeceğim. Mahallemizin ileri gelenlerinden Veysel Şenol, Abuçimen camisine lojman yaptığında ısrarlarımıza rağmen lojmana tuvalet yapmadığı gibi çevresine de yapmaya razı olmadı. Nedenini sorduğumuzda, bizlere şunları söyledi.
”-Burası; Kırklar Camisi, Allah’ın evi, kutsal bir mekân! Ben nasıl burayı kirletmeye sebep olurum! Buraya tuvalet yapmaktan haya ederim! Gerekirse hepsini yıkarım! Beni bu yaştan sonra günaha sokmayın!” Dedi ve işi olduğu gibi bıraktı. Birçok israrlarımıza rağmen sözünden dönmedi. Bizde, bilahare Muhtar Recep Bahra’nın önderliğinde lojmana ve camiye tuvalet yaptık. Veysel Amca bunun üzerine camide hepimize hitaben:
” –Bakın! Bu belde Kâbe’ye vakıftır. Divriği’de Medine’nin kardeş şehridir. Camiler Kâbe’nin buradaki sembolleridir. Siz nasıl olurda buraları kirletirsiniz? Evleriniz ne güne duruyor? Sizde hiç edep hayâ utanma yok mu? Biz, böyle gördük, böyle biliriz! Nabalı günahı sizlere! Allah sizleri affetsin !” dedi ve gitti. Bizlerde derin bir düşünceye daldık. Kimimiz Veysel Amca’ya hak verdi. Kimimizde kendimizi haklı bulduk.
Fosseptik çukurları: 
Tuvaletler, banyolar ve çarklar için ayrı ayrıdır. İnancımızın gereği banyodan gelen artık abdest suyu, çarktan çıkan bulaşık suyu ve tuvalet ayakları biri birine karıştırılamaz. Her birinin çukuru ayrıdır.
Divriği soğuk bir belde olduğundan dona karşı özellikle önlem alınır. Fosseptik çukurları bunun için çok derinlere yapılmıştır. Üzerlerine en az 80cm toprak yığılır. Dolayısıyla buz tutmaz.
       Kapıların anlattıkları:
Bazı kapılarda yapan ustanın kendisine has işareti vardır. Bundan dolayı ustanın adı ile anılır.
Ustalar yaptıkları kapıları yerlerine yerleştirildikleri anda maharetini sergiler. O da bilir ki bu kapı ne kadar dengeli olursa o kadar uzun ömürlü olur. Bu eyleme kapıların kurulması denir. Nasıl ki marangoz ustası kapıları kurarken ustalığını sergiliyorsa; demirci de tokmakları, zikkeleri, zembelekleri, kabaraları, zırzaları, köcekleri, gullepleri ve diğer demir aksamlarını; çilingir de kilit, anahtar, frenk ve mandalları yaparken ustalıklarını sergilemişlerdir. Bu demir aksamlara ustalar öyle bir meneviş çekmişlerdir ki asırlar boyunca hiç paslanmadan günümüze gelmiştir.
Kapılardaki usta maharetleri mengüceklerden beri gelen bir geleneği yansıtır. Diğer kültürler gibi kapı kültürü de bazı kültürlerin tesirinde kalsa bile halk tarafından tasvip görmemiştir. Divriği ve çevresinde mengüceklerin getirdiği kardeşlik, sevgi, eşit paylaşma, ilme ve insana hizmet anlayışı gibi olguları içine alan fütüvvetlik düşüncesi kabul görmüştür. Bu kültür Osmanlı döneminde bazı zenginler tarafından yapılan etkenler karşısında dahi devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Şu vaka bunu ne güzel açıklamaktadır. Bu vaka Divriği halkınca bilinir. Bir darbımesel olarak günümüze kadar gelmiştir. Osmanlı döneminde paşa olan bir zat ile lafını esirgemeyen ve paraya değer vermeyen paşanın komşusu arasında geçer. Paşa dillere destan olan büyük bir konak yaptırmış. Kapısı çok büyük ve görkemli imiş. Önünde de devamlı iki asker beklermiş. Oradan kuş uçurtmazlarmış. Paşa her gün atına biner şatafatla, görülmedik bir gururla kapıdan çıkar ve muhafızları ile gezmeye gidermiş. Bu halleri gören komşusu bir an gelmiş, artık dayanamamış. Gezmeye çıkan paşanın önünü kesmiş ve atın yularından yakalayıp kızarak şunları söylemiş.
“—Paşa! Paşa! Bana bak.
 —Bu senin yaptıklarını hiçbir şeye benzetemiyorum!
 —Bir Osmanlı paşasına bu yakışmaz.
 —Sen örnek olmalısın.
 —Bu debdebe, şatafat neye!
 —Sen bir konak yaptın. Millet on konak yaptı.
 —Mal, mülk ve para herkeste var.
 —Bak Ataların vakıflar kurdu, hayır haseneler yaptı. 
 —Sen ne yapıyorsun.
 —Edebini topla. Kendine gel. Gelip geçiciye kıymet verme.
  —Dünya malı, şan, şöhret, para ve makam gelip geçicidir. Biz istersek atımızın nallarını altından yaptırırız. Sana ibret olsun diye de yaptıracam. Şimdi var git yoluna.” Demiş ve hakikatten atının ayağına başparmak kalınlığı nal yaptırmış. Paşa hatasını anlamış ve gereken dönüşü yapmış. 
O devirde yapılan bazı konaklarda kapılar güç, kuvvet ve otoriteyi sergilerse de bu özellik revaç görmemiştir. İhtiyaçtan doğan bir zaruretle kapılar irili ufaklı ve sade yapılmıştır.
Divriği: Esnafı, tüccarı, sanatkârı, memuru, işçisi, âlimi ve uleması bol olan bir beldedir. Halkın geçimi sadece mesleğinin geliri ile değildir. Tüm halk çiftçilik, bahçecilik, bostancılık ve hayvancılıkta yapardı. Yaz kış kendi ürettiklerini yerler veya kullanırlardı.
Eskiden bütün işler hayvan gücü ile olurdu. Bunun için her evde özel olarak beslenen binek hayvanının yanı sıra taşıma işlerinde, çift ve düğen sürmede kullanılan öküz, at, katır, eşek ve deve gibi hayvanlar da beslenirdi.
 Taşıma işlerini hayvanlarla veya hayvanların çektiği arabalarla, kağnılarla yaparlardı. Taşınacak yükler özel olarak hazırlanmış çuvallara, sandıklara, harallara ve heybelere yerleştirilirdi. Yerleştirilen veya yerleştirilmeyen bütün yükler ip, halat veya kendir ile iyice bağlandıktan sonra taşınırdı. Bu yükler hacimce bazı anlar o kadar büyük olurdu ki kapılara sığmazdı. Örneğin: Saman taşıma işlemi harallarla olurdu. Harallar adam boyundan büyük ve geniştir. İçerisine saman bastığımızda kalınlığı iki kulaç olur. İki adam kollaşarak zor kaldırırdı. İki tanesi hayvan üzerinde bir dağı andırır. Hele düğünlerde marşaf yükü ve bu yükü taşıma merasimi vardı ki dillere destan. Sandıklara yerleştirilen gelinin çeyizleri, yatakları ve yorganları hayvanlara yüklendiğinde marşafcı ustalığını göstermek mecburiyetindedir. Çünkü: Çeyizlerin hem ütüleri bozulmamalı, hem de tüm kanaviçe işlemeleri ve çeyiz miktarı görünmelidir. Atlar yüklendikten sonra, marşafları taşıyan atların sadece süslü koşum takımları görülürdü.
Gerçi bizler görmedik, fakat büyüklerimizden hikâyelerini dinlediğimiz tahtırevanlar; düğünlerde gelin getirmek için özel olarak hazırlanır, süslenir atın üzerine yerleştirilirmiş. Hazırlanmış tahtırevanlar o kadar büyük olurmuş ki kapılara yollara sığmazmış mecburen gelin hanım dış kapıda tahtırevandan iner içeriye kadar yürürmüş. Derler ki tahtırevan boş halinde dahi kapılardan zor geçermiş. Bunu meslek haline getiren tahtırevancının kapısı nasıl olmalıdır. Bir inancı da belirtmeden geçemeyecem: Gelin getirildiği anda, gelin alayı başka gelin alayı ile karşılaşırsa bu karşılaşmayı iyi saymazlarmış.” İki tahtırevan karşılaşırsa o ülkede savaş çıkar.” Derler. Bu batıl inanç ve düşüncenin gerçekleşmemesi için tahtırevancılar, düğün günleri kendi aralarında hangi güzergâhı takıp edeceklerini birbirine bildirirlermiş. Aslında Sokaklar dar olduğundan iki tahtırevandan biri diğerine yol veremez. Ne kadar dikkat edilse de olacak olur derler. 1914 yılında Tevrüzlü’nün kapısında böyle bir vaka gerçekleşmiş. Taş bayırdan Hacı Osman mescidine gelirken o dar sokakta ve köşede olmuş. Halk” -Eyvah! Büyük aile düğünü büyük bir evin köşesinde ve hemi de mescidin yanında bu iş oldu. Korkarız ki İslam âlemi ile dünya savaşa tutuşa.” Demiş. Akabinde Birinci Cihan savaşının ilanı ise bu inancı pekiştirmiş.     
Gerek harallarla taşınan samanların, gerekse marşafta yüklenen çeyizlerin ve diğer eşyaların hacmini düşünen atalarım; bütçesi elverdiği miktarda kapılarını büyük yapmaya çalışmışlar. 
Genellikle kendi hayvanları ile bazı hallerde ise imece ile işlerini yaparlardı. Özel durumlarda taşıma işini meslek haline getiren ve geçimini bu yolla kazanan şahıslara işlerini yaptırırlardı.
Taşınan yükler genellikle ayazdaki ambara, kilere veya dış ocaklıktaki bir yere boşaltılır. Veyahut ta oralardan alınıp gerekli yerlere götürülürdü. Getirilen veya alınan yükler hayvanla birlikte orta ve dış kapıdan geçmek zorundadır. Atalarımız işin bir an önce görülmesini arzu ettiklerinden; işin fazla ve zamanlarının kısıtlı olması yükleri at arabası veya kağnı arabası ile taşıma zorunluluğunu getirmiştir. Bundan dolayı kapılardan at ve öküz arabaları da yükleri ile birlikte geçiyormuş. Ailenin ekonomik gücü, işleri ve meslekleri kapıların büyüklüğüne yansımıştır. Yüklerin zarar görmemesi için kapıların büyük ve kanatlı kapı olarak yapılmasına sebep olmuştur.  
Çiftçi, tüccar ve kervancılık yapan ailelerin ev kapıları; işçilik ve çiftçilikle geçinen fakir ailelerin kapılarına nazaran biraz büyük ve sade olarak yapılmıştır. Ağa, ayan, bey kapılarından at ve öküz arabaları (kağnılar) geçtiği için çok büyük yapılmıştır. Paşa kapısı atlı askerin rahatlıkla girip çıkması için özel olarak tasarlanmıştır. Bu kapılar aynı zamanda gücü, kuvveti gösterdiği için çok büyük ve görkemli yapılmıştır.  
“Deveciye komşu olan kapısını büyük tutar.” Atasözü konumuzu ne güzel açıklamaktadır. Atasözünde belirtilen deveci kelimesi, taşıma işini meslek haline getiren ve işi deve ile gören insanlara verilen meslek adıdır. Eşekçi, katırcı ve arabacı gibi meslekler bu nevidendir. O zamanlarda taşıma işi bir sektör gibi çalışıyormuş. Bu sektör Mengücekler’de fütüvvetlik, Selçuklularda ahilik ve Osmanlıda Lonca sistemi olarak bilinirdi. Lonca üyelerinden biri veya birkaçı yanlış bir iş yaptığında çok ağır cezalar verilirmiş. Kanuni Sultan Süleyman tarafından yazdırılan ve bu konuyu içeren bir ferman 1988 yılına kadar Ulu caminin şifa hanesinde orijinali ile birlikte çevirisi ve günümüz Türkçesine tercüme edilmiş nüshası asılı duruyordu. Fermanın çıkış nedeni Divriği’de üretilen savaş aletleri ve malzemeleri İran’a kaçak olarak satılıyormuş. Satışı önlemek için madenler vezirine hitaben tehdit varı yazılmış. Sadeleştirilmiş nüshasından ezberimde kalan bir bölüm şöyle idi.“Acem illerine bölgenizden eşekçilerle kaçak mıh, kılıç, nal ve külçe demir götürülüp satılıyormuş. Derhal bu işi yapanlar yakalana, gereken yapıla. Yoksa sizin kelleniz makbulümdür” Bu ferman loncaların (sektörün) ne kadar disiplinli çalıştığının delilidir.  
Kapılar ne kadar büyük ve küçük olursa olsun üzerinde bulunması gereken aksesuarlar yerlerini muhafaza etmişlerdir.
Kapılardaki tokmaklar, çekecekler ve bunların tepsileri ile kabaralar üzerindeki motifler ayrı önem ve anlam taşırlar.
Şahıs güçlü, kuvvetli ve otoriter ise tokmağın başı büyük, zarif ve ince ruhlu ise küçük olarak yapılırmış. Tabiat ve çiçek sevgisi tokmak kollarında barizce görülür.
Dindar olanlar sevgilerini ve inançlarını bir şekilde demir aksamlar üzerine yazdırdıkları yazılarla vurgulamışlar. Örneğin: Karamahmut Mahallesi Celdek sokakta bulunan Sert Hafız’a ait evin kapısındaki peştevaller üzerinde La ilahe illallah, Subhanallah, Elhamdülillah, Allah, Bismillah yazıları bulunuyor.
Birçok kapılarda tokmakların asılı bulunduğu kaideler çevresinde insan ve yılan figürleri bulunuyor.
Sanatkâr(Demirci, marangoz, çilingir) evlerinde ise sanatının incelikleri bir şekilde göze çarpıyor.
Bazı kapılarda tokmağın yanı sıra sesin içeriye daha iyi ulaşa bilmesini sağlayan ve üzerinde çıngıraklar bulunan mekanizmanın kolu bulunur. Bu kolu çektiğimizde bütün çıngıraklar faal olur ve sanki bir orkestra eşliğinde hoş melodiler dinleriz. Bu tip evlerin fertleri sakinliği ve sessizliği tercih ettiklerinden binayı bahçenin ortasına inşa etmişler. Avlu ile bahçe müşterek olmuş. Bahçenin ortasından geçen bir kaldırımlı yol, ev ile cümle kapısını biri birine bağlamıştır. 
Tokmak, şak şaklar ve çıngırakların çıkarttığı ses tonları çok çeşitli olup, bunların çıkarttıkları sesler mahalle sakinleri tarafından tanınır ve bilinirdi. Her hangi bir eylem karşısında (Kapının ısrarla çalınması anında vs.) kapının çalındığı bir şekilde ev sahibine bildirilir, ya da çalan şahsa gereken bilgi verilerek müdahale edilirdi.  
       
      Cümle kapısı:
Binanın giriş kapısıdır. Devamlı olarak açıktır. Ana kapı –dış kapı – kanatlı kapı- kuşaklı kapı – yol kapısı - sokak kapısı da denir. Çift kanatlıdır. Genellikle sağ kanat çalışır. Sol kanat, kol demiri ve sürgülerle sabitlenmiştir. Gerektiğinde kol demiri ve sürgüler yuvalarından çıkartıldıktan sonra bu kanatta kullanılır. Asgari 20x4x180 ebatlarında olan altı tane kalastan yapılmıştır. Bu kalasların üçü sol kanatta, diğer üçü de sağ kanatta bulunur. Kalaslar yer zeminine dik olarak gelecek şekilde iç taraftan yere paralel olan kuşaklarla ve kuşaklar arasına yerleştirilen payandalarla biri birine tutturulmuştur. Kuşaklara yerli ustalar tarafından özenle yapılan kara mıhlar (çiviler) çakıldıktan sonra dış taraftan mıhların başını gizleyen bombeli veya baklava dilimi şeklinde olan kabaralar çakılır ve süslenir. Bu süsleme, ölçü ve miktar ailenin ekonomik gücü ve yaptığı işle orantılıdır. Kapılarda menteşe görevini iç içe geçen köcekler (gullepler) sağlar. Şayet kapı kanatları çıkartılması gerekiyorsa köceklerden (gullep dallarından) biri yerine karga burun denen peşteval (peştevallı gullep-kargaburunlu gullep) kullanılır. Her kanatta kapının ağırlığına veya büyüklüğüne göre en az üç tane köcek (gullep) olur. Ayrıca gerekiyorsa ökçe demiri ile takviye edilir.
Bu kapılar genellikle ana kuzu olan kerpiç duvarlara monte edilmiştir. Saray beklerin, Esat Beylerin, Ayan Ağaların ve Abdullah Paşanın kapıları özel olarak hazırlanmış taş duvara monte edilmiştir. Bütün kapılar bir şekilde yağmur ve yaştan korunması için üzerlerine çatı yapılıp, bölgemizde yapılan oluklu kiremitle kapatılmıştır. Son dönemlerde (Demir yolunun gelmesi ile birlikte) oluklu kiremit yerini düz kiremide, saca, tenekeye ve betona bırakmıştır. Bu çatıların bazısında alınlık bulunur. Bu alınlıklara görmeye değer işlemeler ve motifler yapılmıştır. Abdullah paşa konağı gibi. Bazılarına da maşallah, Allah, mülk Allah’ın veya besmeleyi şerif gibi yazılar yerleştirilmiştir. Şenol ( Şeyh oğullarının ) evleri gibi. Bazı evlerin kapıları sahanlığa açıldıktan sonra ( kapı direk yola açılmayıp önünde bulunan boşluğa eyvana açılır.) birkaç basamakla yola inilir. Mehmet Şenol, Fotoğrafçı Şükrü’nün evi gibi.
Kapılarda önemli yer tutan eşik özel olarak ardıç, karaağaç gibi suda çürümeyen ağaçlardan yapılmıştır. Nazara karşı bu eşiklere önceden at nalı çakılırdı.
Kapılarda kullanılan kalaslara tıpkı lambri gibi yuva açılır. Bu yuvalar erkekli ve dişili olduğundan arada boşluk bulunmaz. Kapının kapanması anında iç mekân görünmemesi için de çalışmayan kanada bini denen kuşak çakılır. Yukarıdan aşağıya dik olarak çakılan bu binilerde badem denen küçük kabaralı çiviler kullanılır. 
Kapılar üzerinde genellikle sol kanada yerleştirilmiş bir adet tokmak ve tokmağın karşılığı olan kabara bulunur. Her iki kanatta birer tane çekecek ve onun bombeli olan tepsisi vardır. Bu tepsilerin içleri renkli olan ve şayak dediğimiz bezlerle doldurulur. Çekecekler genellikle yuvarlaktırlar. Oval ve armut şeklinde olanlarda vardır. Çekecekler, çekecek köceği dediğimiz demir halka ile tepsinin tam ortasından kapıya tutturulmuştur. Tokmaklar orta kuşağın üzerine gelecek şekilde yerleştirilmesine rağmen çekecekler daha yukarıya yerleştirilmiştir. Çekecekler kapının kapanmasında kullanıldığı gibi, halkaya parmak uçları ile dokunarak alttaki tepsi ile teması sağlanırdı. Bu hareketin devamlı yapılması anında çıkan sesle ev sahibine, kapıda bir ferdin olduğu haberi verilmiş olurdu. Çıkarttığı sesin tonundan dolayıda çekeceklere şak şak da denir. Bunların haricinde kapıların üzerinde biri birine geçen en az iki veya üç parçadan oluşan zırza ve onun köceği ile iç tarafta bulunan frengin dili bulunur. Her kapıda bulunan zembelekler diş kapıda da yerini almıştır.
Son dönemlerde kapının boy hizasına, küçük köceklere veya zikkelere geçirilmiş halkalar çakılmıştır. Yöresel olarak adına gullep dediğimiz bu halkalara asma veya basma kilit takılarak kapılar kilitlenir. 
Zırzalar bir adet iç tarafta bir adette dış tarafta bulunur. Geceleri kesinlikle bu zırzalardan içteki zırzalanarak kapı kapatılır. Ev sahibinin yolculuğunda ise dış taraftaki zırza kullanılarak kapılar kilitlenir veya kapatılırdı.
Yukarıda belirtilen bu aksesuarlar kapının yola bakan tarafında bulunur. Avlu tarafında ise; kol demiri, sürgüler, zırzanın iç tarafta kalan aksamları ile kilit veya frenk bulunur.
Frenkler genellikle çok çeşitli olup yan parçalarından dolayı kanatlı, yaylı, zemberekli, sustalı, sürgülü ve dilli frenk gibi isimler alırlar. Hepsinin de köprüceği, horozu ve yayı vardır. Yaylı olan dillerine bir ip takılır. Bu ipin bir kolu dış tarafa, diğer kolu gerektiği kadar makara kullanılarak merdiven başına veya ev sahibinin kolayca kullanacağı her hangi bir yere uzatılır. Kapı açılmak istendiğinde bu ip çekilir, dil horoz denen yuvadan yukarı kalkar ve kapının açılmasına yardımcı olur. Yoksa dışardan anahtar kullanılarak içerden de bir kişinin kapıya kadar gelerek frenk dilini horoz denen aygıttan yukarı kaldırılarak çıkarması gerekir.
Anahtarlar yapılarına göre dişi anahtar, erkek anahtar, perdeli, yuvalı ve köşeli anahtarlar olarak gruplandırılır. Bazı evlerin diş kapı anahtarları o kadar büyüktür ki yarım kilo gelenler bile vardır. Ev sahibi Hatun ana ve Ağa baba bu anahtarları belirli yerlerde muhafaza ederler. Hatun ana evce (toplu olarak) bir yere gidildiğinde bütün anahtarları belindeki bir kuşakta itina ile taşır. Hatun ana zamanla bu anahtarları evin en becerikli ve yerine geçebilecek geline bırakır. Bu sanki bir devir teslimdir.
 
Avlu:
Dış kapı ile orta kapı arasında kalan boşluktur.
Tarihi seyri: Eski Divriği oluşturan Kalealtı, Sinaniye, Bedesten, Ulu camii ve Devlet bey mahallelerinde (13. –14. yüz yıllarda ) avlu ile ayaz birlikte düşünülmüş. O dönemlerde ki evlerin tek katlı basit bir yapıya sahip olduğu buralardaki ev temellerinin ortaya çıkması ile anlaşılmıştır. Ayrıca, Ulu Cami’nin önünde o günden 1970 li yıllara kadar gelen evlerin son kalıntılarında barizce bu özellikler görülüyordu. Hüseyin Aktaş, Veysel Tapik ve Yıldırımlı’nın evleri son örneklerindendir. Şehrin gelişmesi ve nüfusun artması yeni mahallelerin kurulmasına sebep oluşturmuş. Yeni mahalleler, Iğınbat Dağı etekleri ile Mercan tepesi çevresine kurulmuş.
17. yüzyılda Köse Mustafa Paşa’nın önderliğinde şehirleşmeye gidilmiş. Birinci planda yanan ve harap olan bedesten yıkılıp (Sadece günümüze kuyumcular bölümü ile küçük bir mescit bırakılmıştır.) yerine evler yapılmış. Alış veriş merkezi olarak ise bugünkü çarşı yeri seçilmiş. Daha önceleri (Yukarı ve orta çarşının bulunduğu mekânların bir kısmı mezarlık imiş ki bu bölgede yapılmak istenen yeni dükkânların temellerinde mezarlık kalıntılarına ve insan iskeletlerine; aşağı çarşı ve kasaplar çarşısının bulunduğu yerlerde de hamam kalıntılarına rastlanmaktadır.) bir kısmı mezarlık olan bu mekâna yeni vakıf dükkânlar yapılıp esnafın hizmetine verilmiş.
Ortadaki derenin (Abuçimen deresinin) batı yakasında halkın bağ evleri varmış. Bağ evlerinin sakinleri kendi ismi altında buralara yeni mahalleler kurmuşlar.
Çarşı, arazi ve kale ile irtibatı sağlamak için derenin üzerine yedi adet kemerli taş köprü, iki adette tahta köprü yapılmışlar.
Şehrin tarihini yansıtan bu nadide eserlerin akıbetini, yok edilişini belirtmeden geçemeyeceğim.
Bu köprüler yukarıdan aşağıya doğru:
1-Doğancılının evin önündekine Doğancı köprüsü denir. Mahmut Çavuşgillerin dedeleri yaptırmıştır. 
2-Üçüncülünün evinin önünde bulunan iki adet köprüye Çift Köprü denir. Ayan ağa konağına gidilen köprüyü Kara Yusuflu, hastane tarafına gidileni ise Köse paşa yaptırmış. İki köprü bir arada olduğu için bu mevki Çift Köprü olarak anılır.
3-Taş bayırı dibinde ve Ali Kölegilin evinin önündeki köprüler tahtadan yapılmış olduğundan (1956/57 yıllarında yeniden beton kullanarak yapılmıştır.) dolayı Tahta Köprüler olarak bilinir.
4-Armutaklının bahçesinin dibinde veya Dadıkların evin önündekine Dabahhane Köprüsü denir. Köse paşa tarafından yaptırılmıştır.
5-Aşağı hamamın yanındaki köprü Çarşı veya Acı Hamam Köprüsüdür. Bu köprü bugün hizmet vermektedir.
6-Köse Paşanın devamlı olarak genelde evine gidiş ve gelişlerde kullandığı eskilerin tabiri ile Simonun Hanının yanındaki, bugün ise Ziraat Bankası önündeki köprüye Köse paşa veya Dabahhane Köprüsü denir. Bu köprü hizmet verdiği zamanda, (NATO boru hattı yapıldığı zaman) üzerinden elli ton yükü ile birlikte kocaman bir arabanın geçtiğini hepimiz gördük.
7-En aşağıdaki dokuzuncu köprüye salakhane-mezbahane-kilise köprüsü gibi isimler verilmiştir. Yapıldığı kesin belli değildir.
Ne yazık ki, derenin ıslahı sırasında bu tarihi köprülerin beş tanesi toprak altında kaldı. Üç taneside kendine has dokusunu kaybetti. Biz de bilgisizce yapılan bu kıyımlar karşısında bir tarihin yok oluşuna ve vakıf olan bu köprülerin saygısızca acı bir şekilde toprağa gömülüşüne şahit olduk.
Batı yakasına taşınan birçok aileler; evlerinin yapımı sırasında, kale tarafındaki evlerinin planlarını ve kültürlerini uygulamışlar. On yedinci yüz yıldan sonra git gide kalabalıklaşan aileler binalarına bazı ilaveler yapmışlar. Bu ilavelerden biride avludur. Avlunun konmasında en büyük etken, gelen konukların veya bir ihtiyaç için avluya giren şahısların rahatlıkla hareket etmesini, hiçbir zaman sıkılmamasını ve rahatsız olmamasını sağlamaktır.
On yedinci yüzyıla kadar (derenin batı yakasına geçmeden evvel) Ulu camiyi yaptıran Ahmet Şah’ın kasabaya getirdiği ve vakfettiği su kullanılmıştır. Bu vakıf suyunun güzergâhından yeni hatlar alınıp, yeni kurulan mercan tepe, Koca paşa Abuçimen mahallelerine su verilmiştir. Bunun için gerekli görülen umum yerlere yeni çeşme veya kuyu yapılıp halkın kullanımına sunulmuştur. Halk ise hiçbir zaman vakfa olan saygısından dolayı evlerinin içine su almamıştır. Yeni alınan hatlar tabanda tekrar ana hatla birleştirilip çarşıya su verilmiştir. Sadece Koca Paşa ve Abuçimen Mahallesi güzergâhında bu imkân olmadığından Sarayların (Memiş Paşa’nın ) ve Yılankıranlının konaklarına çeşme yapılması şartlı olarak müsaade edilmiştir. Vakıflara saygı anlayışı günümüze kadar devam etmiştir.
 Ahmedi Şah suyunun vakıf olması nedeni ile Abuçimen deresinin doğu yakasındaki evlerin avlusunda sadece çeşme bulunmaz. Diğer bölümler olan tuvalet, at örtmesi v.s hepsinde vardır. Batı yakasındaki evlerde: Kayaoğlu’nun, Süleyman Ağa’nın, Zeliha Hatun’un, diğer bey ve ağaların müşterek veya ayrı ayrı olarak Pireyüp Deresi’nden getirdikleri sular; güzergâhları boyunca kâh sokakların birleştiği (çat başlarına) yerlere, kâh evlerin avlularına çeşme ve muhtelif ebatta hazneler (siyah taştan oyulmuş kürün–yalak) yapılarak halkın hizmetine sunulmuştur. Bu hizmet anlayışı da bir düstura bağlanmıştır.
Batı yakasında her evin avlusunda çeşme veya hazne bulunur. Bu çeşme veya hazineden akan sular umuma açıktır. Çünkü suyu getirenlerin arzularıdır. Vakıfnamelerinde de bu özellik kayıt altına alınmıştır. Bu vakıfnamelerden bir tanesinin fotokopisi Davut Demirkale’nin sayesinde arşivime girmiştir.
 
        Avlu ile ayaz arasındaki farklar:
Avlunun zemini tamamen Arnavut kaldırımı ile kaplıdır.
Ayazda ise sadece geçişlerde kaldırım vardır. Zemin toprak olup baharın daban yapılır, yapılırken terazili olmasına dikkat edilir. Çevresi çiçekliklerle çevrilidir.
        Avlu umuma, ayaz sadece ev halkına açıktır.
Avluda: Ev halkının ve misafirlerin binek hayvanları için özel olarak hazırlanmış (her hayvanın cinsine göre imal edilmiş zikkeli musurların-yemliklerin bulunduğu) at örtmesi; sahan taşı, binek taşı, çeşme, kuyu, tuvalet, muhtelif tahıl ambarları, samanlık, hizmetlilerin kaldığı müştemilatlar ile üst kata çıkış merdivenleri bulunur.
Ayazda ise ev halkının günlük, mevsimlik yaptıkları işlerin bölümleri olan ocaklar, ambarlar ile suyun devamlı aktığı yer olan çot çotlar veya göl bulunur.
Avluda hiçbir ağaca ve bitkiye yer verilmemesine rağmen ayazda devamlı el altında olması gereken asma, tut ve bunlara benzer bitkilere yer verilmiştir.
 
Orta kapı:
Avlu ile ayaz arasında bulunur. Ara kapısı-avlu kapısı-iç kapı da denir. Birçok ailelerde bina ayaz ile avlu arasına inşa edilmiştir. Bu tip evlerde orta kapı görevini binanın giriş kapısı üstlenmiştir. Giriş kapısı aralık dediğimiz bölüme açılır. Aralık, binanın bütün bülümlerine geçiş sağladığından, buradan da bir şekilde ayaza geçilir.
Orta kapı, dış kapının her bakımından kopyasıdır. Dış kapıda bulunan bütün aksesuarlar orta kapıdada bulunur. Yalnız bazıları dış kapınınkine nazaran küçüktür.
Cümle kapısı devamlı açık olmasına rağmen, bu kapı bayram günleri hariç her zaman kapalıdır. Genellikle arkadan zırzalanmış veya kilitlenmiştir.
 
Tokmaklar:
Dış ve iç kapıda bulunan tokmaklar çok çeşitlidirler.
Yapan ustaya göre sınıflamaya kalksak inanıyorum ki güç yetmez. Çünkü: Demirçilik sanatı Divriği’de zirveye çıkmıştır. On beşinci yüzyılda köylerle birlikte dört bine yakın Demirci tezgâhı olduğu birçok kaynaklarda belirtilmiştir. Bu kaynaklardan biri olan ve yukarıda belirttiğim kaçakçılığı önlemek için yazılan fermandan anlaşılacağı üzere o zamanlarda çok demircinin de olduğunun delilidir. Bu tezgâhlarda en az bir usta veya birkaç usta birlikte çalışır ki buda dört binden fazla ustanın var olduğu demektir.   Her ustanın bir sitili olursa varın siz düşünün… 
İfade etmek istedikleri anlama göre düşünsek, Divriği’deki kültürel farklılıklar ve bu farklılıkların taşıdığı binlerce sembolleri ve bu sembollerin sayısal değerlerini vurgulamak gerekir. Örneğin: Yılan kıvrımına benzeyen tokmağın kıvrım sayısı evdeki erkek evlat sayısını belirttiği gibi, ayrıca tokmağı yaptıran şahsın, o ailenin kaçıncı jenerasyonu olduğunu da ifade ettiği söylentileri vardır. Mitolojide yılan düşmanı sembol eder. Bu düşman, kişinin nefsi de olabilir, bir ayrı varlıkta olabilir. Birçok kapılarda insan ve çiçek motiflerine rastlanmıştır. Tokmağı kullanırken çok dikkatli kullan, onu bir çiçek gibi severek, incitmeden kullan. Çünkü en şerefli varlık insandır. Onu ve çevresini rahatsız etme hakkın yok. Gibi yorumlar yapılabilir.
Bu ve bunlara benzer nedenlerle sadece tokmakları ancak demir çubuklarının şekillerine göre sınıflaya biliriz. Yuvarlak, köşeli, lama ve çubuk demirden yapılanlar. Bu dört ayrı cins demir çubuktan yapılan tokmakları da kendi içinde yılan kıvrımlı, burmalı, L eğimli, çiçekli, deveboynu, iki güllü, üç güllü, dört güllü, çatallı ve gözlü nevileri ile belirli gruplarda toplarız. Ayrıca son yüz yıl içinde azınlıkta da olsa bazı kapılarda döküm tokmaklar da kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin: 1905 yılında yapılan ve 1957/58 yıllarında yıkılan Hacı Osman mescit mahallesindeki hükümet konağının kapısındaki tokmaklar dökümdü. İlk olarak döküm tokmaklar burada kullanılmış. Yıkım anında sağlam olarak çıkartılan enkazın parçaları ise birçok aileler tarafından satın alınmış. Konağın kapısını da Hasan Çankaya satın almış ve Çankaya Konağına ilave etmiştir. Hasan Bey, avucunda bir top bulunan iki adet el tokmağın birini rica üzerine Zeki Durdu’ya vermiş, O da kendi konağında kullanmıştır.
 
Tokmak ve şak şakların kullanımı:
a)- Yabancı bir konuk geldiğini, cümle kapısındaki tokmağı veya şakşağı kullanarak duyurmaya çalışır. Belirli bir usturupla (yol, yordam), nizamla kapıyı çalmadığı için biz onun hemen yabancı olduğunu biliriz.
b)- Divriği’li olupta hiç o eve gelmeyen misafir, erkekse tokmağı kadınsa şak şakı birkaç( iki, üç veya dört ) defa normal bir şekilde vurur ve bekler. Şayet içeriden bir ses veya hareket duymaz ise aynı hareketi bir, iki sefer daha yapar. Yine bir cevap veren olmazsa, komşulardan da bir yanıt, bilgi de gelmezse orta kapıya kadar gider ve hareketi tekrar eder. Bu tekrar az olmalı ve gerekiyorsa geri dönmelidir. Çünkü: O anda ses gelmiyorsa evde kimse yok demektir. Eğer ev sahibi hasta ise, hastalığını gelen misafirden gizler ve bir şekilde gelen misafire ulaşmaya çalışır. Gelen misafirini baş tacı yapar. Kapıdan kimse döndürülmez.
c)- Çocuk hiç teklifsiz orta kapıya kadar gelir. Geldiğini kapıya elini vurarak dahada olmazsa tekme atarak veya evden tanıdığını sesleyerek geldiğini bildirir. İsrarla amacına ulaşana kadar bu hareketleri devam ettirir. Boyu tokmağa ve şakşağa ulaşana kadar bu böyle devam eder. Bunlardan birine ulaştığı zaman seslenme işi ulaştığı araçla devam eder. Tâkı ergenlik çağına kadar. Ergenlik döneminde gereken bilgi verilir ve uygulaması yaptırılır. Gerekli beceriyi kazanan erkekler tokmağı, kadınlar şak şakları kullanırlar.
d)- Gerekli eğitimi alan kadın ve erkekler, gittikleri tanıdık evlerin orta kapısındaki tokmakları ve şak şakları kullanırlar.
e)- Yaşlı ve beli ağrıyan misafirler bu hareketleri bastonları ile yaparlar.
f) – Kış aylarında orta kapıdan sesini duyuramayan misafirler himi ( orta kapının bitişiğinde veya yakınında bulunan ve ev halkının oturduğu bölümün duvarını) yumruklayarak içeriye geldiklerini bildirirler. Bu hareket bitişik nizamda yapılan binalarda komşuluk ilişkilerinde de çok kullanılır.
g)- Acil vakalarda bu kurallar hiçe sayılır. Gerekirse komşusu gece dahi rahatsız edilir. Komşunun himi, bahçe kapısı veya komşu kapısı kullanılarak amaça ulaşılır. Komşu da yardımcı olduğu için mutluluk duyar.
ğ)- Ev halkından bazısının ses tanımaları ve vehimleri o kadar gelişmiştirki kapıya gelenin hareketinden, davranışından ve orada çıkardığı seslerden kim olduğunu bilirler. Koşarak ona kapıyı açarlar.
 Kapı çalındığında, ev sahibi çalış şeklinden gelen şahsı tanır ve gerekli örtünme, kılık ve kıyafet değiştirme gibi elzem olan hazırlıkları yapar. Bil ahire kim o nidasından sonra aldığı cevapları gözden geçirip kapıyı açar veya mazeretini beyan eder. Kapıyı çalan kimse saygı değer bir büyükse, Devlet ricali veya yabancı bir erkek ise kesinlikle hanenin reisi tarafından veyahut vekili olan bir erkek tarafından açılır. Eğer o anda evde erkek yoksa komşuya bir şekilde haber ulaştırılır. Yardım istenir. Geceleri kesinlikle erkekler açar. Komşular komşu kapısından gidiş ve gelişlerini yaparlar. Onlarda gelişlerinde ya ses verirler ya da aralık kapısını çalarlar. Komşu evin halkı olarak düşünülür.
 
Komşu kapısı:
Tarihi içinde oluşumu: Divriği’de yerleşim genelde çok büyük (En az iki yüz dönüm)   bir arazinin üzerine mahalleler kurularak oluşmuştur. Genelde mahallenin bir kenarı doğal sınır olarak bir dağa, bir tepeye veya bir dereye gelir. Bu arazinin diğer kenarları yol olarak düşünülmüş. Bu yollar ya bahçe duvarı ile ya da bitişik, yanyana yapılan evlerin duvarları ile sınırlanmıştır. Eğer arazi çok büyükse ortasından veya uygun bir tarafından birkaç yolla bölünerek parçalara ayırt edilmiştir. Yani kaba bir şekilde arazinin meyillerine göre parsellemeye gidilmiş. Kırk veya eli dönümü kapsayan bu parçalara binalar ve bahçeler yerleştirilmiştir.
 Kale ve çevresindeki eski mahalleler şeher evleri olarak bilinir. Şeher evlerinde kışı geçiren aileler yaz geldiğinde bağ evlerine giderlermiş. 20. yüz yılın başlarına kadar bu böyle devam etmiştir. Bağ evleri zamanla yeni mahalleleri oluşturmuş. On yedinci yüzyıldan itibaren kurulan yeni mahallelerde şehirleşmeye gidilmiş ve buralara yeni konaklar, köşkler ve saraylar yapılmaya başlanılmıştır. Önceleri konak veya sarayı olmayan toplum, bu yeni düzene hızla geçiş yapmış ve kurdukları mahallelerine gerekli hizmetleri getirmişler. İsimlerini kendi mahallelerine vermişler. Kara Yusuf, Küçük Hüseyin, Kara Mahmut, Süleyman Ağa, Cedit Paşa ve Zeliha Hatun mahalleleri gibi. 
Yeni kurulan mahallelerdeki her evin en az bir dönüm bahçesi vardır. Yola veya caddeye cephesi olan bu evlerin sakinleri evi ve bahçesi arasında sanki bir cennet inşa etmeye çalışmış ve dünyasını buraya sıkıştırmıştır. İşte bu cennet gibi bahçelerde ve evlerde komşuyu her duygu ve düşüncenin üzerinde tutmuş onları kardeşten ileri saymış. Sevgi ile candan isteyerek; her duygusunu, mutluluğunu, kederini ve iyi yiyeceğini komşu ile paylaşmış. Bu ve buna benzer özelliklerden, niteliklerden dolayı kurmuş olduğu cennetten komşusuna bahçeden bir kapı açıp paylaşmayı bilmiştir. Açılan bu kapıya komşu kapısı denir. Genelde eski bir kapıdan, kapıya benzer tahtalardan veya kısa ağaçlardan yapılmıştır. Hiç bir zaman kilit kullanılmaz. Fakat bu kapılardan hayvanların geçip komşuyu rahatsız etmemesi için sadece mandal ve benzeri aletler kullanılarak kapalı tutulur.
Hiç sokağa çıkmadan bir bayan veya işi olan şahıs mahallenin veya şehrin bir ucuna bu komşu kapılarını kullanarak gidebilir.
Komşu kapısı mahalle sakinlerine her zaman açık olduğu gibi bahçe sulama zamanlarında, sulama güzergâhında bulunan uzak komşulara da açıktır. Yalnız bu kapılardan ve bahçelerden geçerken omzunda kürek olması gerekir. Gece ise bahçeye girmeden kesinlikle bir ses vermelidir.
       
        Edebiyatımızda kapı
Edebiyatımızda kapı her şekilde yer almasına rağmen yöremizde genellikle manilerde, sembollerde, deyimlerde, tasavvufta, bilmecelerde, şiirlerde, batıl inançlarda ve masallara başlarken çok renkli bir şekillerde yer almıştır.
 
Benzetmelerde
Bölgemizde evlerin bazı bölümleri mecazi olarak ev halkından bazı fertleri sembol (temsil ) eder. Örneğin: Tokhane hatun anayı, ocaklık – mutfak anneyi, Ahır ve samanlık erkeği, mim seki çocukları ve kürsünün başı da bey babayı-dedeyi simgeler.
Kapılarda da böyle bölümler vardır. Evin gelinini kapının eşiği sembolize eder.
Evi de, kapısı da güzel ama
        Bu eşik bu kapıya yakışmamış.
        Eşiği bozuk.
Kapının eşiğine pisliyem
Kapının eşiğini değiştir. 
Zembelek, tokmak kadının malını simgeler.
Erkeğin hâkimiyeti sağlaması için bu sözler bir öğüttür.
 
Kadının malı kapının zembeleğidir.
Girerken de çıkarken de anlına çakar.
Kadının malı kapı tokmağı gibidir.
Girerken de çıkarken de gözüne batar.  
      
       Deyimlerde
        Açık kapı bırakmak.
Ağa kapısına yanaşmak.
Ağam, bu kapınızda iki günde tazıya döner.
        Akşam oldu garip olana, kapandı kapılar handa kalana.
Akşama kadar yüz kapıyı çalar.
Başka kapıya
Bir kapı bulmak.
Buna da şükür, bir enikli kapı bulduk.
Burayı han kapısı mı sandın.
Çalmadık kapı bırakmadı.
Çalmadık kapı bırakmamak.
Daha gidecek çok kapım var.
Dış kapının mandalı
Döverler kapını hançer başı ile.
Dövme elin kapısını yüzük kaşı ile
Dükkân kapısı Hak kapısıdır.
Dünya iki kapılı handır. Birinden girilir, o birinden (diğerinden) çıkılır.
Ekmek kapısı bulmak.
Eşiğinden atlayan sarılığa tutulur.
Ha kapı ha duvar.
Hamamın bir kapısından giresin, hemen diğer kapısından çıkasın.
Her gün kapısını aşındırdım fakat nafile
Kale kapısı gibi
Kapı aralamak
Kapı arkasında mı kaldın.
Kapı dinlemek
Kapı gibi tapum var.
Kapı iti (bocisi-bekçisi).
Kapı komşumuz.
Kapı musahibi (yoldaşı)
Kapının önüne bırakmak.
Kapısı herkese açık.
Kapısından bile geçilmez.
Kapısını aşındırmak
Kapıyı diple
Kar kapıyı bürüdü.
Kırk kapının artığı
Kırk kapıyı kıran çalmak.
Maşallah kapı gibi
Ne kadar kapı yaptımsa(açtımsa) imana getiremedim.
        O kapımızın iti bile olmaz.
        O kapımızın iti.
        O kim ki, dış kapının mandalı.
        Para kapıdan girerse, din iman bacadan çıkar.
Seksen kapıyı dolaşır.
Sizin evde kapı yok mu?
Şundan aşağı kapılara sığmaz
Zırzangilin zırzası, dış kapının zırzası
 
Türkülerde ve manilerimizde
        Atladı da geçti eşiği.
Sofrada kaldı kaşığı,
Gelin evler yakışığı
Ağlama gelin ağlama duzlu çorak bağlama
 
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece Veysel Şatıroğlu
 
        Tasavvufta:
Bağın kapısını açtım,
Sandım ki cennete düştüm.
Yar ile tenhada buluştum.
Ne bağ duydu ne bağbancı.
 
Ecel kapıyı çalmadan
Ecel kapıyı çalınca
 
Ecel kapıyı çalar, durmaz ağlar gözlerim,
Dünyadan geçtim artık, ben ahreti özlerim.
İstersen yak Allah’ım, istersen affet derim,
Başka çarem kalmadı, geldik yolun sonuna. Mehmet Yüksel
 
Bir kapıyı kapatan Allah, diğerini açar.
 
        Bilmecelerde:
Gel leylim git leylim
Bir ayak üzerine dur leylim.(kapı)
 
İnanç açısından kapılar:
Mustafa Erdinç Bey hazırladığı tezde, yöremiz inançlarını şöyle belirtmiştir.
“Kapı insanoğlunun dış dünyası ile iç dünyası arasında bir geçit yeri olarak düşünülmektedir. Bu geçit yerinin zararlı dış etkenlerden, tehlikeli doğaüstü yaratıkların zararlarından tahkim edilmesi gerekmektedir. Bunun için kapılara nazarlık, mavi boncuk, şeb, nal, tuz ve üzerlik gibi malzemeler çakılır veya asılır.
Eşik gerek kutsallığı, gerekse tehlikeli güçlere yataklık etmesi bakımından çift yanlı bir özellik taşır. Büyücülerin yaptıkları soğukluk muskalarını ve büyüsel objeleri genellikle eşik altına gömdükleri düşünülecek olursa, eşik karşısında duyulan korkunun nedeni daha iyi anlaşılır. Halk arasında sık sık duyulan sözler, deyimler bu korkuyu daha güzel anlatmaktadır. Örneğin:
Eşik altı boş değildir. Kapı eşiği cinlerin ve şeytanların kol gezdiği yerlerdir, sakın yavrum eşiğe oturma, eşiğe oturmak iyi sayılmaz. Yavrum sende nazar var, evinin eşiğini yont ve şunları vs yap. Eşikten geçerken besmele çek.”
 
Masallarda:
Anam eşikteyken,
Babam beşikteyken,
Ben bir delikanlı oğlan idim.
Tarlada tosbağa güder gezerdim.
Gezerken, gezerken bir üveze rasgeldim.
Süre, süre karlı dağı aşırdım.
Vura, vura kaburgasını şişirdim.
Altmış kasap, yetmiş bıçak devşirdim,
Bulamadım koltuğunun bezini
Duman sandım ayağının tozunu.
Derisini serdim bir düz ovaya.
Kellesini yüklettim üç yüz elli deveye
Yağını süzdürdüm beş yüz elli tavaya
Onu da padişaha peşkeş yolladım.
Padişah bir at yollamış gridir diye
Atı eşeğe değiştim dorudur diye,
Eşek bana bir çifte vurdu geri dur diye.
Ulu caminin minaresini belime soktum borudur diye.
Bey kapılarına baktım iyi kanat olur diye
Yonttum biçtim bir çift kanat yapıp üçtüm. Vardım Hint diyarına. Derken…
 
Anam düştü eşikten
Babam düştü beşikten,
Biri kaptı maşayı
Biri kaptı kaşağıyı,
Döndüler dört köşeyi
Ha şurası yaz köşesi,(odası)
Ha burası kış köşesi. (odası)… Derken
 
       Değerlendirme ve öneriler:
       Birçok canlı içinde yaşadığı ortamın kıymetini bilmez. Bizlerde sanki böyleyiz. Uzun zaman içerisinde, belki birkaç asırda kazandırılan kültürlerimizin, geleneklerimizin ve adetlerimizin değerini bilmiyoruz. Onları hiç düşünmeden hızla gelişen teknoloji ve sosyal yaşam karşısında değiştirip; tarihin akışına bırakıyoruz.
        Bu şekilde devam edersek kayıplarımızın getirisi bizleri zamanla kimlik arayışına sürükler. Kültürü ve tarihi kaybolan toplumlarda milliyetçilik ilkesi bulunmaz. Onlar esarete mahkûmdurlar.
        Bu duruma düşmemek için geçmiş kültürlerimizi araştırmalıyız ve kayıt altına almalıyız. Onları sembolikte olsa bir şekilde konaklarımızda yaşatmalıyız. Resimler, slâytlar, broşürler ve çeşitli modeller hazırlayıp halkımızı bilgilendirmeliyiz. Belirli günler ve yarışlar tertip ederek kültürümüzü gerekli yerlere tanıtmalıyız. Geçmişi yaşayan örnek aileler bulup onları desteklemeliyiz. Bu ve buna benzer çalışmalarla bir vakıf kurarak örnekleri çoğaltmalıyız. Hiçbir zaman unutmamalıyız kültürümüz var olduğu zaman bizler varız.
 
 
 
 

 

 
   
Reklam  
 
 
6 ziyaretçi
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=